OYACA FORUM
Sitemizden daha fazla yararlanmak için üye olun!

OYACA FORUM

OYACA FORUM
 
AnasayfaPortalTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Menü
Ana Sayfa
Portal
Kaybettiklerimiz
Tarihimiz
Oyun Havaları
Oyaca Otobüs Saatleri
Giriş yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni hatırla: 
:: Şifremi unuttum
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» Kasabamızdan Muammer Erdoğan Vefaat etmiştir Yakınlarına Baş Sağlığı diliyoruz
Salı Ağus. 24, 2010 9:14 pm tarafından koksal_y

» Kasabamızdan Leman Öztürk Vefaat Etmiştir. Yakınlarına Baş sağlığı diliyoruz.
C.tesi Ağus. 21, 2010 6:13 pm tarafından Admin

» Vavien (2009)
Perş. Ağus. 05, 2010 9:04 pm tarafından koksal_y

» Kasabamızdan Zinnur Duyar Vefaat Etmiştir
Cuma Tem. 23, 2010 7:56 pm tarafından Admin

» Gülay
Ptsi Haz. 28, 2010 8:01 pm tarafından koksal_y

» Zara
Ptsi Haz. 28, 2010 8:01 pm tarafından koksal_y

» Ekrem ÇELEBİ
Ptsi Haz. 28, 2010 8:00 pm tarafından koksal_y

» Neşet ERTAŞ
Ptsi Haz. 28, 2010 8:00 pm tarafından koksal_y

» Mehmet Demirtaşın Kendi Kaleminden Biyografisi
Ptsi Haz. 28, 2010 7:59 pm tarafından koksal_y

En iyi yollayıcılar
koksal_y
 
Admin
 
DeeP_BLuEs_
 
Ziyaretçi Sayacı
Sosyal yer imi
Sosyal yer imi digg  Sosyal yer imi delicious  Sosyal yer imi reddit  Sosyal yer imi stumbleupon  Sosyal yer imi slashdot  Sosyal yer imi yahoo  Sosyal yer imi google  Sosyal yer imi blogmarks  Sosyal yer imi live      

Sosyal bookmarking sitesinde OYACA FORUM adresi saklayın ve paylaşın

Sosyal bookmarking sitesinde OYACA FORUM adresi saklayın ve paylaşın
Anahtar-kelime
Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 48 kişi Perş. Ağus. 25, 2016 10:28 pm tarihinde online oldu.
Anket
Sayfamız sizce nasıl ?
 ÇOK GÜZEL
 GÜZEL
 EH İŞTE
 KÖTÜ
 BERBAT
Sonuçları Gör
İp Adresiniz

Paylaş | 
 

 Osmanlı Devletinin Doğuşu

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 135
Kayıt tarihi : 31/12/09
Yaş : 26
Nerden : Ankara Oyaca

MesajKonu: Osmanlı Devletinin Doğuşu   Ptsi Nis. 12, 2010 1:30 pm

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve
güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı
Anadolu'nun uc bölgesinde yeni bir Türkiye'nin doğuşu ile sıkı
sıkıya
bağlıdır. Osmanlı hânedanının mensup bulunduğu, Oğuzların sağ kolu
olan
Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren,
Selçuklularla
beraber Ceyhun nehrini geçerek İran'a geldi. Rivayetlere göre,
Horasan'da
Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri
üzerine,
yerlerini bırakarak Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'ya göç ettiler.
Bir
rivayete göre, Ahlat'a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve
Erzincan'a,
daha sonra Amasya'ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç
ettiler. Bir
kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova'ya
gitti.
Çukurova'ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur'a
vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl
yurtlarına
dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar'ın emrindekiler, bir müddet
Sürmeliçukur'da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları
üzerine,
Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad'a müracaat ederek Karacadağ
taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse
de bu,
tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir.

Gündüz Alp'i Ertuğrul Gazi'nin babası olarak gösteren ve bugün ilim
âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp'in
Ahlat'ta
vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan
hareketle Erzincan'a oradan da Bizans sınırına yakın olmak
gayesiyle,
Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da
Ertuğrul
Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında
Ankara'nın
batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan

Alâaddin'in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve
Domaniç'e
gelip yerleşmişlerdir.

Diğer taraftan Moğollar, Orta
Asya Türklüğünü
ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında,
onların
kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir,
edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu'ya sığınıyordu. Göç
dalgaları,
Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk
boylarını
biribirine karıştırıyor ve uclardaki yoğunluğu süratli bir şekilde

arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve
Arran
(Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç
dalgaları buradan Anadolu'ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan
Türkmenler, Anadolu'ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi
parçalanmaya
rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261'den itibaren,
Moğol
kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe

kuvvetlendiği Kızılırmak'ın batısındaki bölgede
(Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc
beylikleri ortaya
çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm
kültürünün
yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin
faaliyette
bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir
ara
bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen
beylikleri
arasında Konya'ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi
görünüyor ve
Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu'da
Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne
sahip
bulunuyordu.Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar
(Ege)
Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak
bir
gelişmeydi. Bu devir Anadolu'sunda yine mühim sayılabilecek bir
güce sahip
bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları,
Saruhanoğulları,
Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi
hesabına
yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt'te kurulan
Osmanlı
Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu.

Ertuğrul Bey, tahminen doksan
yaşında
olduğu halde, 1288'de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ,
Söğüt,
Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak
parçasına
sahipti. Ertuğrul Bey'in vefatından sonra, uçtaki Oğuz
aşiretlerinin
ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman

Bey
hepsine baş seçildi. Diğer Anadoluı beyleri
birbirleriyle
uğraşırken Osman Bey, Bizans'la mücadele etti. Bu sayede 1288'de
Selçuklu
sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi,
böylece
kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans'a ve komşu
beylere
karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa
Çavuş,
Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret
beyleriyle
birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü,
Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik'i zaptetti.
Bilecik'in
fethi ve Osman Bey'in beylik merkezini buraya nakletmesiyle;
Anadolu
Selçuklularınca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı

neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad'ın kaçması hemen hemen
aynı
tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti'nin başsız kalması

neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi,
bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve

Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey'in
kuvvetleri,
Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar,
Geyve ve
Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın
başına
oğlu Orhan Gazi'yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra
ölümüne kadar,
teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326'da öldüğü
tahmin edilen
Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlılar'ın eline geçti.
Bursa'nın
zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni
binalarla
süslendi. Gerçekte, Selçuklular'ın tarih sahnesinden çekilmesiyle
Anadolu
bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğollar'ın Anadolu'daki etkisi
halâ
hissediliyordu. Ancak, Selçuklu'dan kalan değerli hazineler vardı.
Bunlar
dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi.
Osmanlı,
bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği
sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği,
her an,
Hristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği'ne büyük fırsatlar verdi.
İşte bu
aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en
azından
onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimlar de aynı yolu
takip
ederek, Edebâli, Dâvüd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler,
Karaman
ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür
faaliyetlerini
başlattılar.

Orhan Gazi devrinde Bizans'a
karşı kazanılan
Pelekanon Muharebesinden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan
Gazi'nin
1361'e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti, kardeş
beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve
Rumeli'e
Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri
durumunda
idiler. Ancak, Karesi Beyliği'nin ilhakıve Aydınoğlu Gazi Umur
Bey'in,
Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu

bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi'ye geçti. Bu sırada Bizans'ta
baş
gösteren iç savaş ve Kantakuzen'in Gazi beylerle ittifakı,
Türklerin
Rumali'ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'nın destanlara konu olacak
mahiyette
gerçekleştirdiği Rumeli'ye geçiş, Türk tarihinin en büyük
hadiselerinden
biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa,
burayı bir
üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga'da topladığı orduyu,
Güney
Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek
Bolayır'ı
zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan
Gelibolu'ya, öbür yandan da Trakya'ya karşı iki uç kurdu ve
muntazam gaza
akınlarına başladı. 1354 yılnda Gelibolu'nun zaptı ile, bu ilk
Rumeli
fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357'de veliaht
Süleyman'ın ve
ardından Sultan Orhan Gazi'nin vefatları, Rumeli'deki fetihlerin
bir
müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I.

Murad
(1361-1389) Anadolu'da birliği sağladıktan
sonra, tekrar
Rumeli cihetine yönelerek Osmanlılar'ın, Avrupa'da sağlam bir
şekilde
yerleşmesini sağladı. 1362'de Edirne fethedildi. Haçlı
kuvvetlerine karşı
1364'de Sırpsındığı, 1371'de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih
ve
zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa'da yerleştiler
ve tesir
sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti.
Bulgaristan ve
Sırbistan, Osmanlılar'a tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı
kuvvetleri, üç
koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve
Ohri'yi
aldılar. Diğer taraftan, Anadolu'da Türk birliğinin sağlanması
için
mücadele veriliyordu. Hamidoğuları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir,
Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da
Kütahya,
Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi,
Karaman-Osmanlı
ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında
savaş
çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir
süre bu
beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları
Balkanlardan
atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek
kuvvetlerinden
oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389'da Kosova'da yok edilmesi tarihe, örnek imha
hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim
hadiselerinden
biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa'nın kaderini de
tayin
etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına
koyan bu
zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr, bir Sırp tarafından
şehid
edildi.

Ertuğrul Gazi'nin, oğlu Osman Gazi'ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik

beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000
kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı
devletini,
altı kat daha büyüterek, 95 bin lilometrekareye çıkardı. Nihayet,
Murad-ı
Hüdâvendigâr 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha
büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten
beyliğe
geçen Osmanlı Devleti, imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de

çizmişti.

Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda,
neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve
şaşırtıcı
yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da
"Bu
yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete
değer
vakalarından biridir" demektedir.

Bu hızlı yükselişin sebepleri
şöyle
sıralanabilir:

1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu
halkı
için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların
devamlı
ilerlemesini gören Anadolu'daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe
artan
bir sayıda, Rumeli uclarına intikal ediyordu.

2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi,
Hacı
İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin
idaresinde
toplanan kuvvetler, devamlı taaruz ve ilerlemeyle yeni hatlara
yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.

3. Fethedilen bölgelere, Anadolu'dan göçen yörük ve köylü kitleleri,
alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar
gazilerin
yanında, hattâ bazan ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen
köylüler
için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.

4. Anadolu'dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında,
ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak
toprağı
işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler.
Nitekim
Trakya'da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya
fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.

5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen

uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde
gerçekleşmekteydi.
Osmanlı idaresinin, gayrımüslimlere can ve mal güvenliğiyle
dinlerinde
serbestlik tanıması, onların gitgide İslamı kabul etmelerine yol
açıyordu.
Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve
kasabalar
kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.

6. Osmanlılar Anadolu'da, Hristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını
bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı,
Rumeli'de
daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere
uyguladılar.
Baştan başa Hristiyanlarla meskün olan Balkan Yarımadası halkı,
kısa zaman
içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik
sayesinde
İslamiyeti seçti.

7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı
neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik
yayılmıştı.
Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, feth edilen
yerlerin
halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika
takip
etmeleri, vergilerin tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve

özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine

girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki

unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan

halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı
olarak
karşılamalarına sebep oldu.

8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul
şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde
olmuş
olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni

idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının
esaslarından biri
de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve
kasabalara
Anadolu'dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif
kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal
müesseseler
oluşturulmasıdır.

9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında,
asırlarca
evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hristiyanlığı
kabul etmiş
olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile
Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.

Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî
teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem
verilerek,
başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret,
tamamen ayrı
dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve
yerleşme için
yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle,
öylesine göz
kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi
düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile
benzeri
görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı
nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi,
düşünür ve
ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: "...Hristiyan
dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona
karşılık,
Hristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk
içinde
yaşıyorlardı..." (Gibbons)

"...Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler,
onları
yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline
getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar
demesi,
yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir.
Gerçekten
Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı
zamanda
dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türklere sadece
dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama
bir
milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri
arasında tayin
edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların
faziletlerini
değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiilerindeki tesirlerini
muhakeme
etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde
incelemelidir.
Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler,
barışta
da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren,
gözlerini
kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri
zaman,
gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla
dolu,
iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır

Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin
bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu
kimseler,
barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en
kötüsü, en
hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten
çekinmez..."
(D'ohsson).

Sonuç olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında,

sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasındahiçbir fark ve tezada
izin
vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve
cihanşümül bir
siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının
davaları da,
kendi tabirleri ile "nizam-ı âlem (dünya barışı) üzerinde
toplanıyor, koca
devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara
bağlı
bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Osman Gazi'nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul
ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir:
"Allahü
teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini
âlimlerden
sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat

edenleri hoş tutasın! Askerine in'âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki,
insan
ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve
Allah için
çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli
duyarsan, ona
rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına
gurur
getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur
ve
maksadımız, Allah'ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik
dâvâsı
değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun!
Memleket
işlerini noksansız gör"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://oyaca.yetkin-forum.com
 
Osmanlı Devletinin Doğuşu
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
OYACA FORUM :: HER TELDEN :: TARİH-
Buraya geçin: