OYACA FORUM
Sitemizden daha fazla yararlanmak için üye olun!

OYACA FORUM

OYACA FORUM
 
AnasayfaPortalTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Menü
Ana Sayfa
Portal
Kaybettiklerimiz
Tarihimiz
Oyun Havaları
Oyaca Otobüs Saatleri
Giriş yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni hatırla: 
:: Şifremi unuttum
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» Kasabamızdan Muammer Erdoğan Vefaat etmiştir Yakınlarına Baş Sağlığı diliyoruz
Salı Ağus. 24, 2010 9:14 pm tarafından koksal_y

» Kasabamızdan Leman Öztürk Vefaat Etmiştir. Yakınlarına Baş sağlığı diliyoruz.
C.tesi Ağus. 21, 2010 6:13 pm tarafından Admin

» Vavien (2009)
Perş. Ağus. 05, 2010 9:04 pm tarafından koksal_y

» Kasabamızdan Zinnur Duyar Vefaat Etmiştir
Cuma Tem. 23, 2010 7:56 pm tarafından Admin

» Gülay
Ptsi Haz. 28, 2010 8:01 pm tarafından koksal_y

» Zara
Ptsi Haz. 28, 2010 8:01 pm tarafından koksal_y

» Ekrem ÇELEBİ
Ptsi Haz. 28, 2010 8:00 pm tarafından koksal_y

» Neşet ERTAŞ
Ptsi Haz. 28, 2010 8:00 pm tarafından koksal_y

» Mehmet Demirtaşın Kendi Kaleminden Biyografisi
Ptsi Haz. 28, 2010 7:59 pm tarafından koksal_y

En iyi yollayıcılar
koksal_y
 
Admin
 
DeeP_BLuEs_
 
Ziyaretçi Sayacı
Sosyal yer imi
Sosyal yer imi digg  Sosyal yer imi delicious  Sosyal yer imi reddit  Sosyal yer imi stumbleupon  Sosyal yer imi slashdot  Sosyal yer imi yahoo  Sosyal yer imi google  Sosyal yer imi blogmarks  Sosyal yer imi live      

Sosyal bookmarking sitesinde OYACA FORUM adresi saklayın ve paylaşın

Sosyal bookmarking sitesinde OYACA FORUM adresi saklayın ve paylaşın
Anahtar-kelime
Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 48 kişi Perş. Ağus. 25, 2016 10:28 pm tarihinde online oldu.
Anket
Sayfamız sizce nasıl ?
 ÇOK GÜZEL
 GÜZEL
 EH İŞTE
 KÖTÜ
 BERBAT
Sonuçları Gör
İp Adresiniz

Paylaş | 
 

 Türk Dili Hakkında

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 135
Kayıt tarihi : 31/12/09
Yaş : 26
Nerden : Ankara Oyaca

MesajKonu: Türk Dili Hakkında   Salı Nis. 13, 2010 10:14 am

Türk dili, Ural-Altay dil grubuna dahil olup, Moğol, Tunguz, Kore ve
Japon
dillerinin de yer aldığı Altay dilleri ailesi veya Altay dilleri
topluluğuna
mensuptur. Yapı bakımından Altay dilleri ailesine giren bütün dillerde
olduğu
gibi, Türkçe de eklemeli (mülâsık = yapışkan) dillerdendir.
İlk devreleri karanlık olmakla birlikte elde bulunan vesikalar ve Çin

kaynaklarının verdiği bilgiler, Türk dilinin geçmişinin, tarih öncesine
gittiğini göstermektedir. Ancak, Türkçe derli toplu metinler,
Yenisey-Orhun
mezar taşları ile ele geçmiştir. Bilhassa Orhun Âbideleri'nde işlenmiş
bir
Türkçe ile karşılaşılması, Türklüğün kendine has alfabe
sistemi, dil ve tarih şuurunun bulunmasına bakılırsa, Türk dilinin tarih

itibariyle daha eski zamanlara götürülebileceği fikrini vermektedir.
Zaten bu
sahanın âlimleri, Orhun Âbidelerindeki işlenmiş ve gelişmiş Türkçe'ye
bakarak,
dilin tarihî devrelerini, milattan önceki devirlere çıkarmaktadırlar.
Şimdiye
kadar Rusya ve Çin sınırları içinde bulunması, yapılacak kazıları
imkânsız
kıldığından, Türk dilinin eskiliği meselesi şimdilik bu kadar
aydınlatılmıştır.
Esik, Kurgan vs. gibi kazılar da zaten Ruslar tarafından yapılmaktadır.
Aydınlatıcı bilgiler, bu itibarla sınırlı olmaktadır. Ancak, bundan
sonraki
çalışmalar, Türk dili için ümit verebilir.

Geçmişiyle birlikte Türkçe; Altay, En Eski Türkçe, İlk Türkçe, Eski
Türkçe,
Orta Türkçe, Yeni Türkçe ve Modern Türkçe devri olmak üzere yedi ana
devrede ele
alınmaktadır.

Altay devri; Türk-Moğol dil birliğini meydana getirmekte
olup,
Türkçe'nin Moğolca ile ayrılmaya başladığı veya bir olduğu devirdir.
Kısaca bu
devir, Türk ve Moğol dillerinin ana kaynağını teşkil etmektedir.

Proto-Türkçe de denilen En Eski Türkçe devriyle İlk
Türkçe

devirleri hakkındaysa kesin bilgi bulunmamakta ve Türk dilinin bu
devreleri
karanlık kalmaktadır. Ancak Türkçe'nin milattan önceki ve milattan
sonraki 1000
yıla yakın bir zamanı, bu devrenin içindedir. Bu devrin temsilcisi
Hunlar olup, haklarındaki bilgiler, derme çatma
ve dağınık da olsa, Çin kaynaklarından elde edilmektedir.

Eski Türkçe devri; Göktürkler'in tarih sahnesine
çıkmasıyla başlamıştır (536). Kağanlığı, Türk dilli milletlerin teşkil
ettiği Doğu Göktürk Devleti, 630 yılında;
Batı Göktürk Devleti ise 659
yılında, Çin idaresine geçmiştir. Bu esaretten ve durgunluktan sonra,
İkinci Göktürkler, Kutlug Kağan ve Vezir Tonyukuk’un önderliğinde
bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. 682 yılından sonra olan bu ikinci
silkiniş ve
kuruluş devrinde, Eski Türkçe eserler yazılmıştır. Geçmişin
musibetlerinden ve
tecrübesizliklerinden, gelecek nesillerin ders almasını ve Türk
milletinin yok
olmamasını, düşmanın tatlı sözüne ve yumuşak hediyelerine
aldanılmamasını
isteyen vezir ve kağanlar kendi ağızlarından, Orhun Âbideleri
diye adlandırılan tarihî eserleri miras bırakmışlardır.

Kendilerine has bir alfabeyle yazılan Orhun metinleri, taşlar üzerine

kazılmıştır. Âbideler, Vezir Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kültigin adına
dikilmiş olup, kullanılan dil,
bir hayli işlek ve açıktır. Bilhassa Bilge Kağan Âbidesinde Türkçe,
sanat
kabiliyetini de sergilemiş ve alabildiğine gür bir hitabet dili
kullanılmıştır.

Eski Türkçe devrinin belgeleri yalnız Göktürklerden kalan tarihî
miras
değildir. Bu devre, Uygur Türkleri'nin de
katkısı vardır. Yalnız Uygur metinleri daha çok dinî olup, Türk dilinin
Uygurlara ait kısmı, Budizm, Mani, Nesturî vs. gibi dinlere aittir.
Uygurlar,
önceleri Göktürk yazısını kullanmakla birlikte daha sonra bu millî
alfabeyi terk
etmişler ve Soğdlar tarafından kullanılan Uygur
alfabesini almışlardır. Bu alfabe, Türkçe'nin seslerini karşılamak
yönünden
Göktürk alfabesine nispetle fakirdir. Ancak her iki
alfabenin müşterek tarafı, İslâmî Türk yazısında olduğu gibi, sağdan
sola okunup
yazılmasıdır. Bir de Uygur alfabesinde harfler birleşebilmektedir. Uygur

harfleri ayrıca Moğollar tarafından da kullanılmıştır. Ancak Uygurların
Manihey
yazısını da kullandıklarını belirtmek gerekir. Göktürk yazısını ise,
tarihte
yalnız Göktürkler kullanmışlardır.

Eski Türkçe'yi gerek Göktürk, gerekse Uygur Türklerinin bıraktığı
eserlerden
takip etmekteyiz. (Bkz. Türk Edebiyatı)

Orta Türkçe devrinde Türklük dünyası, yeni bir medeniyete
açılmış ve
Türkçe, İslâm dünyası içinde yer almıştır. Türklük, bu devre kadar
çeşitli
dinlere girmiş çıkmış olmakla beraber, hâlâ bir arayışın içindedir. O,
tabiatına
en uygun dinin nihayet İslâmiyet olduğunu anlamış; onuncu asrın
başlarında Karahanlılar'ın kurduğu devlet
sayesinde yeniden toparlanmış, Satuk Buğra Han'ın (ölm. 992)
da 950 yılında bu dini kabulüyle, İslâmî inanç içindeki yerini resmen
almış ve
tarih boyunca üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yapmıştır.

Bu bakımdan, Orta Türkçe devresine giren eserler, pek azı müstesna,
ana
kaynak olarak verilen Türk âdet ve örfleri yanında İslâmîdirler. Türk
dili de bu
medeniyete geçişle, artık yeni kelimelere açılmıştır. Bu devrin dil
yadigârlarının ilki Kutadgu Bilig ve
Dîvânü Lügâti’t-Türk’tür. Yûsuf Has
Hacib, Kutadgu Bilig’i ile Türkçe'nin bu devirdeki kabiliyetini ortaya
koyarken, Kaşgarlı Mahmud da Dîvânü
Lügâti’t-Türk adlı eseriyle baştan başa Türkçe'yi, şive ve ağızlarına
kadar
incelemeye çalışmış ve bu sahada ilk defa eser yazma şerefini
kazanmıştır.

Kaşgarlı’nın, Dîvânü Lügati’t-Türk’ü bir tarafa, bu devre içine
Kutadgu Bilig
de dahil Müşterek Orta-Asya Türkçesi'yle yazılan bütün eserler
girmektedir.
Yalnız Türklük âleminin dağınık olması ve çeşitli yerlerde yeni kültür
merkezleri kurmaları, Türkçe'nin yeni şîve ve ağızlarını meydana
getirmiştir.
Sâmânoğulları ve Gazneliler'in idaresi
altında bulunan yerlerde de çeşitli eserler verilmiştir. Başta Kutadgu
Bilig
olmak üzere, Atabetü’l-Hakâyık, Ahmed
Yesevî’nin Hikmetler’i ve daha pekçok eser Müşterek Orta-Asya
Türkçesi'nin
Kaşgar şîvesi veya ağzıyla yazılmıştır.

Müşterek Orta-Asya Türkçesi'nin Batı Türkistan şîvelerinin merkezini,
Harezm
ili teşkil etmektedir. Bu şîvenin belli başlı kültür merkezleriyse
Yedisu, Merv
ve Buhara şehirleri olmuştur. Bölge, çeşitli Türk ağızlarının varlığını
koruduğu
ve gösterdiği bir yer olmakla, Kaşgar’a nispetle daha çok karışıklık
göstermektedir. Bu bölgenin en karakteristik eseri, Ali oğlu Mahmud’un
Nehcü’l-Ferâdis’idir.

Orta Türkçe devrinin içinde yine 13. yüzyıldan sonra, batıda Osmanlı;
kuzey ve güneyde Kıpçak; doğuda ise Çağatay Türkçesi yer almaktadır. Bu
Türk şîvelerinde,
Orta Türkçe devrinde pekçok eser yazılmış, bilhassa Kıpçak ve Çağatay
Türkçesi
sahalarında, dille ilgili olan, gramer ve lügat kitaplarına geniş yer
verilmişti. Çağatay Türkçesi, eserlerini bilhassa 15. yüzyıla doğru
Semerkand ve
Herat gibi kültür merkezlerinde vermiştir.

On beşinci yüzyıldan sonra, Orta Türkçe, yerini Yeni Türkçe
devresi
ne
bırakmıştır. Türkçe'nin bu devresi, 20. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu
devirde
Türklüğün tek bir alfabe sistemi vardır. Bütün Türk dünyası, İslâmî Türk

alfabesini kullanmakta ve bu alfabeyle anlaşma gayet kolay olmaktaydı.
Bu devir
Türkçesi, en büyük dil yadigârlarını Osmanlı
Türkçesi'yle vermiştir. Ancak, Türkçe'nin dış ve iç yapısı yönünden pek
fazla değişmeye başlaması, bu devirde dilde çeşitli akımların doğmasına
sebep
olmuştur.

Türk yazı dili: Türkçe, yazılı edebiyata geçerken
Arap, Fars, Çin, Yunan vs. gibi belli başlı dillerin dışında pekçok batı
dili,
henüz yazılı edebiyata geçmemiştir. Fransız edebiyatı 14, Rus edebiyatı
11,
İspanyol edebiyatı 12, İtalyan ve Alman edebiyatları 13, İngiliz
edebiyatı ise
15. yüzyıldan sonra yazılı edebiyata sahiptirler. Dolayısıyla yazı
dillerinin
ortaya çıkması da Türkçe'den bir hayli sonradır.

Türkçe'nin devrelerinden bahsederken, Türk dilinin ilk yazılı
vesikalarının
Eski Türkçe devrinde olduğu zikredilmişti. Eski Türkçe, Türklüğün, 11.
yüzyıla
kadar devam eden tek yazı dilidir. Eski Türkçe'den sonra batıya yapılan
göçler
ve yeni kültür merkezlerinin teşekkülüyle Türkçe, çeşitli bölgelerde
farklılıklar göstermeye başlamıştır. Kaşgarlı Mahmud, bu hususta
Dîvân’ında ilk
bilgi veren dil âlimlerinden ve araştırıcılardandır.

Eski Türkçe'den sonra Türk yazı dili, Batı ve Kuzey-Doğu Türkçesi
olmak üzere
iki ana kola ayrılmıştır. Orta Türkçe devresinde görülen bu ayrılma,
batıda
Osmanlı ve Âzerî Türkçesi'ni ortaya çıkarırken,
Kuzey-Doğu Türkçesi de; kuzeyde Kıpçak, doğuda Çağatay Türkçesi'ni
meydana
getirmiştir. Bunlardan Osmanlı Türkçesi, Türklüğün uzun ömürlü ve
kesintisiz
olan, en büyük yazı dilidir. Yerini, 1908’den sonra Türkiye Türkçesi'ne
bırakmıştır. Batı Türkçesi'nin doğu dairesini meydana getiren Âzerî
Türkçesi
ise, şifahî edebiyatın ve şiir an’anesinin tesiriyle varlığını
sürdürmüştür.
Çağatay Türkçesi de yerini Modern Özbek Türkçesi'ne bırakmakla birlikte,
Doğu
Türkçesi'ni bugün; Kazak, Kırgız, Özbek vs. temsil etmektedir. Doğu
Türkistan’ın dili olan Modern Uygur
Türkçesi de aynı daire içinde yer almaktadır.

Batı Türkçesi'nin doğu kolu olan Âzerî Türkçesi ise, önceleri Tebriz
ağzına
dayanmakla birlikte sonraları Bakü ve Karabağ ağızlarının yayılmasıyla
üçlü bir
kültür merkezine sahip olmuştur. Bakü ve Karabağ, bu şîvenin Kuzey;
Tebriz ve
İran kısmı da Güney dalını meydana getirmektedir. Bu ayırma, daha çok
Âzerî
Türklüğünün siyasî parçalanmaya tâbi tutulmasıyla ortaya çıkmıştır.
Bölgede
fırsat ele geçince istiklâl ilan eden bazı hükümetler, hemen Türkçe
tedrisata
başlamışlar ve Türkiye’den öğretmenler getirerek dil birliğine
yönelmişler,
ancak bu hareketler, İran ve Rusya’nın işbirliğiyle yok edilmiş, zaman
zaman bu
işbirliğinin içine İngiltere de katılmıştır.

Türkçe'nin Ana Türkçe'ye bağlı olan iki lehçesi daha vardır. Bunlar;
Çuvaş ve
Yakut lehçeleridir. Ana Türkçe’de birleşen bu lehçeler; yukarıda sözü
edilen
şîvelerden ayrı bir yol takip ederek, tarih boyunca günümüze kadar
gelmişlerdir.
Bunlardan Çuvaşça, Türk-Moğol dil akrabalığının ve
birliğinin
aydınlatılmasında köprü vazifesi gören mühim bir lehçedir. Fikir ve
düşünce
itibariyle asıl Türklükten ayrılmayan bu lehçe, kendine mahsus ayrı bir
yol
takip etmiştir. Bugün, anlaşılmaz bir durum arz etmektedir. Zaten lehçe;
bir
dilin, bilinmeyen bir zamanda, kendisinden ayrılan ve anlaşılmayacak
kadar
farklılıklar gösteren koluna denmektedir.

Türk dili, bütün bu târihî devreler ve yazı dilinin gelişmesi içinde
çeşitli
kültürlerin ve dillerin tesirinde kalmıştır. Bu yüzden de dilde bazı
cereyanlar
ortaya çıkmıştır. Bunların başlıcası Türkçecilik cereyanıdır.

Türk Dili, tarihî devirler içinde, yalnız Göktürk Türkçesi'nde
açıklık
göstermektedir. Ancak bu zamandan sonradır ki Türkçe, Uygurlar zamanında
ve
İslâmî devreye geçildiği zamanlarda, Türk milletinin çeşitli medeniyet
ve
dinlerle karşılaşmasının sonucu, yabancı dillerden pekçok kelime
almıştır. Eski
Türkçe devresinde bu durum daha çok, Soğdca'dan gelmiştir. Tercüme
edilen
Brahma, Mani ve Buda metinleri, yeni fikir ve mefhumları karşılamak
için, din
kültürünün kelimelerini de beraberlerinde getirmişlerdir.

İslâmî devre içinde de aynı durum görülmektedir. Bu zamanda Türk
dünyası,
bütün gönlünü İslâmiyet'e açtığı gibi, dilimiz de pekçok kelimeyi
almaktan
çekinmemiştir. Fakat bu durum, Kaşgarlı Mahmud’la başlayan bir cereyanı
da
doğurmuştur. Türkçe, yalnız İslâm medeniyeti içinde değil, komşu
bulunduğumuz ve
devlet içinde yer alan kavim ve milletlerin dillerinden de pekçok kelime

almıştır. Tanzimat'tan sonra bile, batıya
açılmamızla batı menşeli kelime ve gramer şekilleri, gitgide Türkçe'de
yer
etmiştir. Bu durum, hangi devirde olursa olsun dilin iç ve dış tarihi
yönden
başka dillerin tesiri altında kalmasına sebep olmuş ve tarihte
Türkçecilik
cereyanını doğurmuştur.

Kaşgarlı Mahmud ile başlayan dil şuuru, Türkçecilik cereyanının
çeşitli
şîvelerde nüvesini teşkil etmiş ve müelliflerle şairler, Türkçecilik
cereyanını
başlatmışlardır. Bu durum, Karamanoğlu Mehmed Bey gibi
bazı beylerde Arapça ve Farsça'ya karşı, Türkçe'nin devlet dili olması
için bir
tepki şeklinde doğmuş, bazı müelliflerde sadece Türkçe yazmak arzusu ile
ortaya
çıkmış; bazı şâirlerdeyse Türkçe'nin işlenmesi ve gramer düşüncesiyle
gerçekleştirilme yoluna gitmiştir. Fakat asıl istek, 13. ve 15.
yüzyıllarda, beyliklerin desteği ve teşvikiyle
olmuştur. Osmanlı, İsfendiyar ve Aydınoğullarında görüldüğü gibi,
beyler,
eserleriyle bu cereyana katılmışlardır. Ayrıca Karamanoğlu Mehmed Beyden
önce
13. yüzyıl başlarında, Selçuklu
sarayında Türkçe yazan şairler vardır. Ahmed Fakih ile Hoca Dehhânî
bunlardandır.

Arapça ve Farsça'dan ayrılmanın imkânsız olduğunun, mensubu
bulunduğumuz
İslâm inancı ile bilinmesini isteyen bazı müellif ve şairler de,
Türkçe'yi bu
dillerden alınacak kelimelerle işleyip, çeşni ve halâvetine kavuşturmak
istemişlerdir. Şunu da belirtmek lâzımdır ki, Türkçe, sadece başka
dillerden
kelime almamış, en azından aldığı kadar da başka lisanlara kelime
vermiştir.

Anadolu sahasında ilk Türkçecilik cereyanını başlatanlar, 14. asırda,

Gülşehrî, Âşık Paşa, Kadı Darir, Şeyhoğlu Mustafa, Hoca Mesud gibi
şahsiyetlerdir. Bu halkaya 15. yüzyılda İkinci Murad Han, Devletoğlu
Yûsuf,
Sarıca Kemâl, Aydınlı Visâli, 16. asırda ise Tatavlalı Mahremî ve
Edirneli Nazmî
eklenmişlerdir. Hatta 16. yüzyılda gözle görülen bu akıma, şuarâ
tezkirelerinde
yer verilmiş, daha sonra Türkî-i Basit Cereyanı diye adlandırılmıştır.

Doğu Türkçesi'ndeyse bu cereyan, Timur Han'da nüvesini bulmakla
birlikte, asıl, Türkçe âşığı bir hükümdar olan Hüseyin Baykara ve mektep

arkadaşı Ali Şîr Nevâî’de şahsiyetini
bulmuştur. Hüseyin Baykara, bu hususta bir ferman çıkarırken, Ali Şîr
Nevâî de
Türkçe'nin üstünlüğünü ispat yoluna gitmiş ve onun kudretli bir dil
olduğunu
göstermek için pekçok eser yazmıştır. Hüseyin Baykara’nın ise Türkçe
Dîvân’ı
vardır.

On yedinci yüzyılın ikinci yarısında bu fikre sahip çıkan, Nâbî’dir.
On
sekizinci asırda Sâdi Çelebi, mahallîleşme cereyanının temsilcisi olan
Nedim,
19. yüzyılda Padişah İkinci Mahmud
Han ve Vakanüvis Esad Efendi de aynı fikirden hareket etmişler ve
bu hâl, Tanzimat'a kadar gelmiştir. Tanzimat'tan sonra Namık Kemal, Ali
Süâvi, Ahmed Midhat Efendi, Şemseddin Sâmi, Muallim
Nâci, işi ilmî ölçüler içinde halletmek için, çeşitli fikirler ileri
sürmüşlerdir.

Bundan sonra, artık, dilde iki düşünce vardır: Bunlardan birisi; ilmî
ölçüler
içinde Türkçe'ye sahip çıkmak; diğeriyse tasfiyecilik denilen dili
fakirleştirme
cereyanıdır. Bunlardan birinci fikre, Türk Derneği mensupları ile
Selânik’te
Genç Kalemler sahip çıkmışlardır. Türk Derneği “kullanılacak lisânın, en
sâde
Osmanlı lisânı olacağını” söylerken, Genç kalemlerse konuştuğumuz
İstanbul
lisanını istemektedir. Türk Derneğinin görüşlerine Necip Âsım; genç
Kalemlerinkine de Ali Cânib, Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp üçlüsü
önderlik
etmişlerdir.

Cumhuriyet devrinde, bir ara denenen, Türkçe olmayan bütün kelimeleri
dilden
atmak şeklinde özetlenen ve Tasfiyecilik
olarak isimlendirilen
hareket, ortaya çıkan vahim neticeleri sebebiyle terk edilmiş ve 1936
yılından
sonra tasfiyecilik hareketlerine, kesinlikle iltifat edilmemiştir. Hattâ
******, Türkçe'nin eskiliği ve başka dillerin
kaynağı olduğu tezinin neticesi olarak, Güneş-Dil Teorisini

ortaya atmış ve yabancı olduğu söylenen her kelimenin Türkçe olduğunu
kabul
etmiştir. Bu durumda “Hangi dilden gelirse gelsin Türk Milletinin
konuştuğu
her kelime Türkçe'dir”
hükmü ortaya çıkmıştır.

******’ün ölümünden sonra ise, tasfiyecilik, yalnız dildeki
kelimeleri
atmakla kalmamış, ilim tanımaz bir yola da sapmıştır. Türkçe'nin kendi
kaide ve
kanunlarına bile ehemmiyet verilmemiş ve pekçok kelime uydurulmuştur. Bu

hareket, Türk Dil Kurumu’nun önderliğinde olmuştur. Kurum, ilim dışı bir
yol
takip ederek, pekçok dil âlimini bünyesinden uzaklaştırmış, halk
ağzından
derlenen kelimeleri, Türk yazı diline mal edememiş ve bu işi siyasî
devrimcilere
bırakmıştır. 12 Eylül 1980’e kadar süregelen bu hareket, sonunda
durdurulmuştur.

Konuşulduğu saha 19.878.368 km2 olan Altay dillerinin % 55,11’ini
Türklerin
yaşadığı yerler meydana getirmektedir. Türklerin yaşadığı saha, Avrupa
kıtasından büyük olup, 10.955.840 km2'yi bulmaktadır. Bu sahanın büyük
bir
kısmı, Asya topraklarındadır. Dağılan SSCB’nin % 37’sini teşkil ederken,
halen
Çin topraklarının da % 18’inde Türkler yaşamaktadır. Bunun dışında
Afganistan,
İran ve Eski Osmanlı topraklarında ve Kıbrıs’taki Türklerin nüfusu,
büyük bir
yekûn tutmaktadır (Bkz. Türk Göçleri).

Türklüğün bu dağınıklığı, eski çağlardan beri böyle olup, geniş
vatanda
yerleşmeleri ve pekçok kültür merkezleri meydana getirmeleri, Türkçe'nin
pek
fazla kardeşlenmesine sebep olmuştur. Aynı dilin, bu kadar coğrafya
içinde
bölgelere göre çeşitli kollarının teşekkül etmesi, bu sahayla uğraşan
âlimleri,
Türk şîvelerinin tasnifi gibi güç bir problemin içine atmıştır. Bu
meseleyle ilk
karşılaşan, Kaşgarlı Mahmud olmuştur. Bugün Türk şîvelerinin tasnifi
üzerinde
çalışan pekçok Türkolog mevcuttur.

Bu meselede âlimlerin bir kısmı coğrafî özelliklere, bazısı ise
Türkçe'nin
yapı ve sesinden hareketle gramere dayalı tasniflere yer vermişlerdir.
Radlof,
Ramstedt, Samoyloviç, Liggeti, Baskakov ve Reşid Rahmeti Arat’ın
tasnifleri,
bunlar içerisinde ayrı bir mevki işgal eder. Gerçekteyse, Arat’ın
tasnifi, bu
hususta en uygun tasniftir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://oyaca.yetkin-forum.com
 
Türk Dili Hakkında
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Mod, medyan
» Staj başlatma Hakkında
» Astral seyahat hakkında...(Soru cevap )
» Kul Hakkı

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
OYACA FORUM :: HER TELDEN :: TARİH-
Buraya geçin: