OYACA FORUM
Sitemizden daha fazla yararlanmak için üye olun!

OYACA FORUM

OYACA FORUM
 
AnasayfaPortalTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Menü
Ana Sayfa
Portal
Kaybettiklerimiz
Tarihimiz
Oyun Havaları
Oyaca Otobüs Saatleri
Giriş yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni hatırla: 
:: Şifremi unuttum
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» Kasabamızdan Muammer Erdoğan Vefaat etmiştir Yakınlarına Baş Sağlığı diliyoruz
Salı Ağus. 24, 2010 9:14 pm tarafından koksal_y

» Kasabamızdan Leman Öztürk Vefaat Etmiştir. Yakınlarına Baş sağlığı diliyoruz.
C.tesi Ağus. 21, 2010 6:13 pm tarafından Admin

» Vavien (2009)
Perş. Ağus. 05, 2010 9:04 pm tarafından koksal_y

» Kasabamızdan Zinnur Duyar Vefaat Etmiştir
Cuma Tem. 23, 2010 7:56 pm tarafından Admin

» Gülay
Ptsi Haz. 28, 2010 8:01 pm tarafından koksal_y

» Zara
Ptsi Haz. 28, 2010 8:01 pm tarafından koksal_y

» Ekrem ÇELEBİ
Ptsi Haz. 28, 2010 8:00 pm tarafından koksal_y

» Neşet ERTAŞ
Ptsi Haz. 28, 2010 8:00 pm tarafından koksal_y

» Mehmet Demirtaşın Kendi Kaleminden Biyografisi
Ptsi Haz. 28, 2010 7:59 pm tarafından koksal_y

En iyi yollayıcılar
koksal_y
 
Admin
 
DeeP_BLuEs_
 
Ziyaretçi Sayacı
Sosyal yer imi
Sosyal yer imi digg  Sosyal yer imi delicious  Sosyal yer imi reddit  Sosyal yer imi stumbleupon  Sosyal yer imi slashdot  Sosyal yer imi yahoo  Sosyal yer imi google  Sosyal yer imi blogmarks  Sosyal yer imi live      

Sosyal bookmarking sitesinde OYACA FORUM adresi saklayın ve paylaşın

Sosyal bookmarking sitesinde OYACA FORUM adresi saklayın ve paylaşın
Anahtar-kelime
Kimler hatta?
Toplam 0 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 0 Misafir :: 1 Arama motorları

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 48 kişi Perş. Ağus. 25, 2016 10:28 pm tarihinde online oldu.
Anket
Sayfamız sizce nasıl ?
 ÇOK GÜZEL
 GÜZEL
 EH İŞTE
 KÖTÜ
 BERBAT
Sonuçları Gör
İp Adresiniz

Paylaş | 
 

 Oğuz Kağan Destanı

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 135
Kayıt tarihi : 31/12/09
Yaş : 26
Nerden : Ankara Oyaca

MesajKonu: Oğuz Kağan Destanı   Salı Nis. 13, 2010 10:16 am

1.
OĞUZ DESTANININ ÖZELLİKLERİ

Eski
Türk tarihinde hükümdarların doğuşu, efsanelere büründürülmüş ve kutsal
bir olay
gibi anlatılmışlardı. Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten
indirilir iken;
elbetteki Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir
kişinin
menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi
yaratan
ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik Tanrı
idi.Aslında
göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer gibi, maddî birer
varlık ve
yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın birer parçası idiler. Gök,
bir tane
idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe şeklinde kaplıyordu. Fakat bu
kubbenin
üstünde, daha bir çok gökler vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile
burçların dolaştıkları, ayrı ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi
aralarında paylaşıyorlardı. Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı
ki, bu
gökte yaratıcı, büyük ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, ğögün
katlarını üst
üste koyma yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler
sebebi
ile gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.





"Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından sonra, hafif dış tesirler girmeğe
başladı":





Göktürk çağında, eski Türk dini ile inançları, bozulmadan devam etmekte
ve
gittikçe de gelişmekte idi. Uygur devleti kurulup da, yeni bir çok
dinler
Türkler arasına girmeğe başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü
Uygurlar,
çok daha önceleri Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve
birçok
insanlarla karşılaşarak, konuşmuşlardı. "Bu dış ilişkiler, Uygurlara
birçok yeni
görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını
doğurmuştur."
Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek bağdaşan bir meslek
değildi.
Eski Türk dini, disiplin, otorite ve savaşçılığı, herşeyden üstün
tutuyordu.
Halbuki tüccarlar, daha geniş ve rahat bir hayata sahip olmak zorunda
idiler.
İşte bunun içindir ki, bu zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen
kutsallıklara inanırlar iken, Uygur çağında durum birdenbire
değişiyordu.
Uygurlar, köklerini Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani dinini
aldıktan sonra,
aya daha çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan
en
önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. "Uygurların,
güneşten aya
geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi sayılabilirdi". Bu
sebeple,
Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan destanlarında, eski Türklerin
dedikleri
gibi kutsal kişiler, artık "Göğün oğlu" değil; "Ayın oğulları"
oluyorlardı.
Oğuz-Kağan da "Ay Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta,
şöyle
başlıyordu:





"Aydın oldu gözleri, renklendi ışık doldu,
"Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!"




Eski
Türkler de iyi ve güzel olayları, aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz,
nasıl
yeni bir oğlu olan dostumuza, "Gözlerin aydın olsun" diyor isek, onlar
da
Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, "Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu,
renklendi",
diyorlardı.





"Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin destanları da, Türk mitolojisinin en
eski
motifleri ile dolu idiler":





Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve İslâmiyetin ana prensiplerine
gönülden
bağlanmışlardı. Aslında ise, İslâmiyet ile eski Türk dini arasında büyük

ayrılıklar da yoktu. Buna rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbetteki
İslâmilyetin birçok inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun
içindir ki,
İslâmiyetten sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha
değişiklik
yapılmış ve İslâmiyete uydurulmuştu. İslâmiyeti kabul eden Türkler bizce

Uygurlara nazaran, eski Türk an'anesini ve töresini daha çok
korumuşlardı. Tabiî
olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir önem veriyoruz. "Çünkü
Oğuzlar,
bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en soylu ve en gelişmiş zümreleri
idiler".
Şehir hayatına çoktan başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet
teşkilâtı ile
disiplini, onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple
Oğuz
Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha
köklü
motifler görüyoruz. İslâmiyetten sonraki Türk destanlarına göre,
"Oğuz-Han'ın
babası Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının, "Kara-Han" adını alması da
boş
değildi. Eski Türklerde, "Ak ve kara soylular ile halkı birbirinden
ayıran,
sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik", Kağanlar ile, onların oğulları
idiler.
"Kara-Kemik" ise, halk tabakasından başka bir şey değildi. Diğer
kitaplarımızda
da her zaman söylediğimiz gibi, Türk halklarının "ak" ve "kara" şeklinde

ayrılmış olmalarına rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu.
Müslüman
Türkler, Oğuz-Han'ın babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi
Müslüman
değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak
istemişti. Tabiî
olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat Türk tarihi ve
an'aneleri
hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru sürüklemektedirler. Oğuz
Han
Müslüman Türklere göre, babasından çok, an'anesine bağlıdır. Bu sebeple
Oğuz
destanını anlatmağa başlarlar iken, hemen şöyle derler:





Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,
Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.
Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,
Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.
Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,
Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!





2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR




Oğuz
Han diğer Türk destanlarında olduğu gibi doğar doğmaz, bir olgunluk ve
erginlik
gösteriyordu. Annesi, henüz daha Müslüman olmamıştı. Annesine karşı, bu
kırgınlığın sebebi de, bundan başka birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra
Oğuz
Han annesi ile konuşmağa başlar ve ona şöyle der:





Ey, benim güzel annem, öğüdümü alırsan!
Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer hakkı tanırsan!
O zaman memen alır, ak sütünü emerim!
Bana lâyık olursan, adına anne derim!






Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz daha üç günlük beşikte yatan çocuğunun,
böyle
konuşup söyleşmeye başladığını görünce, ona kalpten bağlanır ve Tanrıya
inandığını oğluna söyler. Müslüman Türklerin söyledikleri bu Tanrı,
İslâmiyetin
Allah'ından başka birşey değildi. Fakat aynı zamanda destanlar, zaman
zaman bir
"Gök Tanrısı" ndan da söz açıyorlar ve eski Türklerin, gerçek
inançlarını açığa
vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski Türklerde de "üç sayısı" ve "üç
yaşında" olma
önemli idi. Fakat Türk mitolojisinin en önemli sayısı "yedi" ile "dokuz"

sayılarıdır. Müslüman Türklerin Oğuz destanlarında: "Oğuz-Kağan,
üç gün
içinde olgunlaşmıştı". Halbuki eski Altay destanlarında: "Çocuğun
olgunlaşması
için, yedi günün geçmiş olması gerekiyordu".
Hatta çok güzel,
şöyle bir
Altay efsanesi de vardır:





Altay'da olmuş idi, bir çocuk doğmuş idi,
Dünyaya gelir iken, nurlara boğmuş idi.
Yedi kurtlar uçmuşlar, koku alıp koşmuşlar,
"Çocuğu ver", demişler, uluyarak coşmuşlar.
Annesi çok ağlamış, yüreğini dağlamış,
Çocuk da dile gelmiş, yarasını bağlamış.
Demiş: "Anne, sızlama! Oyala da, ağlama!
"Yedi gün mühlet iste, işi bağla sağlama!"
Yedi gün mühlet dolmuş, annenin benzi solmuş,
Oğlan beşiği kırmış, bir civan yiğit olmuş.




Bu
Altay efsanesi mitolojinin ta kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı da,
bir
mitolojidir. Fakat büyük devletler kurup gelişen Türk toplumları, onun
içindeki
akla uymayan motifleri ayıklamış ve gerçekçi bir şekle sokmuşlardı.
Oğuz-Kağan
destanında, göklerde dolaşıp, ğögün çeşitli katlarını zapteme ve türlü
ruhlarla
çarpışma, kutsal bir Hakandı. Fakat O, daha çok, bir insandı. İnsanlık
özelliklerini taşımış ve insanların yaşadığı yeryüzünü zaptederek, Tanrı
adına,
idare etmeğe memur edilmişti. Az önce özetini yaptığımız Altay efsanesi
dikkatle
incelenince, daha birçok mitolojik motifler de ortaya çıkacaktır. Meselâ
"Yedi
kurt"."Büyük ayı burcu" nun, yedi yıldızında başka bir şey değildi.
Çünkü
Türklere göre: "(Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı, kalın ve demir
zincirlerle
Kutup yıldızı'na bağlanmış, yedi azgın kurt idiler). Bir ara bu kurtlar,
çocuğun
atı ile tayını da alıp götürmek isterler. Bu savaşlar sırasında çocuk
sıkışınca,
akıllı ve kutsal buzağısı da ona yol gösterir ve başarı sağlamasına
imkân verir.
(Türklere göre 'Küçükayı burcu', iki at tarafından çekilen, bir arabadan
başka
birşey değildi.) Bu burcun etrafından dönen Büyükayı burcunun yedi
kurdu, bu iki
atı yakalayıp yemek isterler ve bunun için de gökyüzünde, durmadan
onların
etrafında dönerlerdi. (Altay efsanesi göre). Küçükayı burcu, çocuğun
dostu ve
yakını idi. Boğa burcu da, herhalde yine bu kahramanın buzağısından
başka birşey
olmamalıydı".





Görülüyor ki, Oğuz-Kağan destanı birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir
hikâye
değildi. Onun kökleri, yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş, Türk
efsaneleri
ile inançlarına dayanıyordu. Süzüle, süzüle, akla mantığa uymayan
bölümlerin,
gerçeğe uydurulması ile, bütün Türklerin malı olan Oğuz-Kağan destanı
meydana
gelmişti.





3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU





"Oğuz-Kağan, kutsal bir şekilde doğmuştu":




Az
önce, büyük Türk kahramanlarının, genel olarak kutsal bir şekilde
doğduklarını
söylemiştik. Elbette ki Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da, kutsal ve fevkalâde
bir
şekilde olmalıydı. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı, O'nun doğuşunu
şöyle
anlatıyordu:





Gök mavisiydi sanki, benzi bu oğlancığın!
Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!
Al, al idi gözleri, saçları da kapkara,
Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!






Oğuz-Kağan doğarken, benzinin rengi tıpkı gök mavisi gibi idi. Yüz, eski

Türklere göre, insanın en önemli bir yeri idi. Utanç, kötülük ve hatta
kutsallık
bile, insanın yüzüne akseden özellikleri idiler. Kötü bir insanın yüzü,
elbette
kara idi. İyilerin de yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi,
gök
mavisinden başka birşey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı'nın oturduğu ve hatta
bazan,
Tanrı'nın kendisinden başka birşey değildi. "Oğuz-Kağan doğarken,
yüzünün gök
renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını
gösteren
bir belirti idi." Biz yanlış olarak Türklerin, "Gök Börü", yani gök kurt

dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını veregelmişiz. Aslında ise gök ile
boz
arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin kutsal kurtlarının rengi de
gök idi.
Çünkü o Tanrı tarafından gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi.
Belki de
Tanrı'nın ta kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor
ve
onlara başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi. Daha

sonraları Türkler, gök rengini olgunluk, erginlik ve tecrübenin bir
sembolü
olarak görmüşlerdir.





Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin benzetilmişti":





Bugün Anadolu'da söylenen, "Gözleri Kanlı" deyimi de, bize çok şeyler
ifade
eder. O'nun gözlerinin al oluşu, daha doğrusu kan rengine benzemesi,
Oğuz-Kağan'ın büyük bahadarlığının, bir özelliğinden başka bir şey
değildi.
Cengiz-Han da doğarken "avucunun içinde bir kan pıhtısı" tutuyordu. Bunu
gören
annesi ile babası şaşırmış ve hemen Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise,
O'nun
dünyayı zaptedeceğini ve büyük bir bahadır olacağını söylemişlerdi.
Fakat
Cengiz-Han çağı ile ilgili efsaneler, en eski Türk ve Ortaasya
özelliklerini
göstermiyorlardı. Elbetteki onları kökleri de, Türk mitolojisine
dayanıyordu.
Fakat Çin yolu ile, Moğollara birçok yabancı tesirler girmişti.
Türklerde yeni
doğan kahramanlar, avuçlarında bir kan pıhtısı tutmazlardı. Çünkü biraz
da, eski
Hint mitolojisinin motiflerinden biri idi. "Türklerin kahramanlarının
gözleri,
kırmızı ve kızıldır." Çinde de, bu vardır. Fakat çin kahramanlarının
gözleri
yalnız kırmızı olmakla kalmazlar, aynı zamandan cam gibi de parlarlardı.

Çinliler, "Büyük bir Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken, onun da
yüzünün
kıpkırmızı ve gözlerinin cam gibi parladığını" söylüyorlardı. Herhalde
Mohan-Kağan,
acayip bir fizyonomiye sahip değildi. Fakat 20 sene müddetle, bütün
Çin'i
korkutmuş ve diz çöktürmüş bir hükümdardı. Eski Türkler, kırmızı renk
için genel
olarak "al" sözünü kullanırlardı. Fakat bu söz sonradan, biraz da manevi
bir
anlam almıştı. Nitekim loğusaları basan ve kötülük yapan, "Albastı" da,
yine bu
rengi taşıyordu. Altay Türkleri, büyük kurt sürülerini idare edip,
köylere
korkunç zararlar veren kurtlara da, zaman, zaman, "al-börü" derlerdi. Bu
allık,
kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı değil; daha çok,
onların
korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu. Çünkü onlar güçlü ve
kudretli
idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi egemenliği altında toplayan
Oğuz-Kağan
gibi.





"Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök mavisi, gözleri de al, yani kırmızı
idi".





Bazıları al sözünü, "ela" şeklinde anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî
olarak,
bunun aslı yoktur. Çünkü, "Oğuz-Kağan'ın saçları da kara" idi. Sarı
değil. Bu
sebeple gözlerinin elâ olmasına da, hiçbir sebep yoktu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://oyaca.yetkin-forum.com
 
Oğuz Kağan Destanı
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
OYACA FORUM :: HER TELDEN :: TARİH-
Buraya geçin: